Bu fani dünya'yı ben ''misafirhane'' gibi gördüğüm için bu blog sayfama misafirhane ismini verdim.Bu blog sayfam da dünya ile ilgili değişik yorumlara yer vereceğim.Sizlerde bu konu ile ilgili düşüncelerinizi bana e-mail atarak,gönderirseniz,onlarıda severek yayınlarım..Saygılarımla..**Remzi Irmak** e-mail adresim :remzi206@gmail.com
Misafirhane...''evrende bir nokta''
Biz insanlar,bu fani dünyada misafir olarak bulunmaktayız.Bugün varız,yarın yokuz.Bizi yaratan yüce mevla,bize nasıl can verdiyse,birgün gelecek o emanetini geri alacak.Yani bizi ve tüm kazandıklarımızı,sevdiklerimizi,uğruna can verdiklerimizi.. Herşey ama herşey yok olacak.Yani biz yok olacaklar içinmi, birbirimizin boğazını sıkıyoruz,sevdiklerimizi aldatıyoruz,onlara yalanlar uyduruyoruz.Neden hiç uğruna insanlar birbirini öldürüyor,birbirinden nefret ediyor.Buna değermi? Hiç düşündünüzmü,evrendeki varlığımızı..Milyarlarca galaksi var.Milyarlarca galaksinin herbirinde milyarlarca gezegen var.Bizim dünyamızda bu milyarlarca gezegenin içinde bir nokta gibi kalıyor.Bizde o noktanın içindeki noktalar..Buna rağmen insanoğlu yeryüzünde,herşeyi ben yarattım havasıyla geziyor,gururlanıyor,büyükleniyor..Kendisi ölmiyecekmiş gibi,başkalarını öldürüyor,işkence ediyor,aldatıyor.Madem bir gün gelecek,herşey yok olacak,o halde neden kendimize çekidüzen vermiyoruz.Neden daha dürüst olmuyoruz.Bir gün hesap vereceğini hiç kimse unutmamalı,insanlara karşı daha merhametli olmalı,onları sevmeli.Bu yazımda anlatmak istediğim yanlış alaşılmasın.Madem sonuç hiçtir,yangelip yatalım değil,bilakis insanların menfaatine elimizden geldiğince çalışalım,ama haklarımızı ve haklarını koruyarak.Çünkü mizan kurulacak,hesap sorulacak.Ben böyle düşünüyorum,ya SİZ...'' İNSANLAR HÜSRANDADIR,ANCAK;İMAN EDENLER,SALİH AMEL İŞLEYENLER,SABREDİP SABRI VE HAKKI TAVSİYE EDENLER,MÜSTESNA.. ''Asr Suresi''

27 Ocak 2016 Çarşamba

Sorumluluğumuz Nereye Kadar?

Gün gelir dayanamayız ve benden bu kadar. Benden artık sorumluluk gitti deyiveririz. Ondan sonra da rahatlarız sözüm ona. Omuzlarındaki yükleri alınmış insanlar gibi bir süre için bulunulan sandalyeye, koltuğa ve divana yayılıveririz! Oh, ne rahatmış. Hafifleyiverdim! Diye sözüm ona sevinir çok kişi.
Bu sahnelere çoğumuz defalarca şahit olmuşuzdur. Bu durum esasında işin kolayına kaçmak ve hatta gerçeklerden korkmak ve gerçeklerin altında ezilmiş olmaktır. Yani, hayatın mana ve gayesini kavrayamamış olmanın ortaya çıkışıdır bir bakıma.
İnsan yaşadığı sürece akıl, mantık ve fikre sahip ve bunlara karşın bir sürü sorumluluklarla yüklü olduğunu ve bu sorumluluklarının değişik boyutlar göstererek taa ölünceye kadar devam ettiğini bilir. Hayatın bir yerde gereğidir sorumluluklar. Hatta sorumluluklarımız sadece bugüne ait değil, çocuklarımıza, onların çocuklarına, yani hepimizin geleceğine ve insanların geleceğine kadar uzar gider. Bir bilinmeyenden başka bir bilinmeyene doğru yol alan biz insanlar, sadece kendimizi değil, bizden sonrakileri de düşünmek ve onlar için de sorumluluklarımıza müdrik olmak zorundayız.
Zaman süratle geçiyor. Problemlerin sorumluluklara göre değerlendirilmesinin geciktirilmesi büyük zararlara yol açıcı davranışlar olarak ortaya çıkıyor. Bugünün büyük problemi olarak ortaya çıkmaktadır. Bu yönden, pek çok ülke, geleceğin problemlerini ortaya çıkarmak onların muhtemel çözümlerini araştırmak için kurumlar kurmuş, binlerce alim, teknik eleman ve diğer personeli çalıştırmaktadır. Bugünün problemlerini çözememiş bizim gibi ülkeler için bu husus abartılmış bir düşünce olarak görülebilir. Ancak, bugün çekmekte olduğumuz bir sürü sıkıntı ve problemin, başka kuşakların sorumluluklarını yeteri şekilde yapmamalarından kaynaklandığını düşünürsek, konunun önemini sanırım kolayca idrak etmemiz mümkün olacaktır. Bu bakımdan sorumluluklarımız, günlük problemlerimizi ve günümüzü aşar durumdadır.
Benden bu kadar. Bana ne? Ben mi düzelteceğim işleri? Deyip gerçeklerden kaçmak yeterli değildir. Bu düşünce gün gelir kendimizi de kurtaramaz. Zaten hep birlikte çekmekte olduğumuz sıkıntılarımızın temelinde, yukarıda belirtilen ifadelerle şekil bulan sorumluluk kaçışlarıdır. Ve hele bir söz vardır. Bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın! diye, ne kadar yanlıştır, ne kadar insanı küçültücü, ne kadar tiksindirici bir sözdür. Ama bir gün bakar ki böyle düşünen insan, o bin yıl yaşasın dediği, kısa bir zaman sonra kontrol dışı büyür, tehlike haline gelir ve canından malından ve her şeyinden ediverir, vaktiyle kendisini hoş görenler. O zaman, çok kişinin kafasına dank eder ama iş işten geçmiş olur. Dünya tarihi bu gibi durumların binlerce canlı örnekleri ile doludur.
Bu yönden hepimiz zorluklara, problemlere, kötülüklere karşı olan sorumluluklarımızı iyi değerlendirmemiz gerekmektedir. Bu sorumluluklarımız, kendimize, diğer insanlara, toplumumuza, devletimize, dünyaya, canlı cansız her şeye olmak üzere bölümlere ayrılabilir. Ama hepsini insan olma, insanlığı duyma ve insanlığı yaşama sorumluluğu içinde toplamamız, birleştirmemiz mümkündür.
Ancak kişilerin gösterdiği gelişim, bulundukları aile ve çevre etkileri, aldıkları kültür ve terbiye etkisi altında, insanlarda sorumluluklar değişik boyutlar ve ölçüler gösterir. İşte bu boyut ve ölçülerdeki farklılıklar, bir yerde insanların, ailelerin müesseseleri, toplumların, devletlerin durumunu etkiler. Sorumlulukların duyarlı ve etkin olduğu yerlerde huzur ve rahatlık artar. Sorumluluk sapmaları ve sorumluluktan kaçmaların ve korkmaların olduğu yerlerde ise, çeşitli zararlar ve huzursuzluklar eksilmez. Bu gibi topluluklarda, sorumluluk duygusuna sahip idealist kişiler, menfaatçi kişilerin devamlı boy hedefleri olurlar, her türlü zorlukla karşı karşıya bırakılırlar.
Çeşitli yalan, iftira ve karalamaları ile yollarından döndürülmek istenir sorumluluğa sahip kişiler.
Bu yönden, hepimizin huzurlu bir hayat için sorumluluklarımızı eksiksiz yerine getirmemiz, gerek kendimize gerek başkalarına, gerek toplumumuza karşı olan görev ve sorumluluklarımızı iyi değerlendirmemiz gerekmektedir.
Hayatın manasını araştıranlar, dünyada bulunuşumuzun nedenini düşünenler için hiç de zor bir konu ve sorun değil! İnsan olmayı bilmekle neticeye varmak o kadar kolaylaşıyor ki … İşte bütün mesele, insan oluşumuzun sorumluluğunu bilebilmekte, duyabilmekte!

15 Kasım 2015 Pazar

Devri-âlem, Seyri-âlem, derken, şimdi ise, hayatımızda  ahengiyle, rengiyle, ve tüm varlığı ile artık sanal-âlem var.
  
İŞTE SOSYAL MESAJ !!!

Bir şeyler hep eksik gelmiyor mu size de ?…

Okuduğumuz gazete, izlediğimiz televizyon, dinlediğimiz şarkı, takip ettiğimiz yazar vs. vs. Garip bir tat alma eksikliği yaşıyoruz bu günlerde . Altını çizecek bir cümle bulamıyoruz okuduklarımızda, herkes aynı şeyleri yazıyor, herkes aynı yeri okuyor ve aynı yerde duruyor gibi .

“Tek yüz olmaya ramak kala görmeliyiz kendimizi “

Dostluklarımızı facebook , netlog , myspace gibi sanal kurguların içinde kaybetmeye başladık . Sanal hız, bizi aldı götürdü istediği yerlere . Bazen haberlerde kedi ile köpeğin, küçük fareleri emziren anne kedinin görüntülerinde buluyoruz dostlukları . Hani iyi bir film olmasa da biraz duygusallık yakaladık mı bir sahnede ya da bir replikte hüngür hüngür ağlıyoruz .

Bence biz kaybettiklerimizi bile özlediğimizi fark edemiyoruz…

Yalan da olsa ben özgürüm nidalarıyla çığlığa boğuyoruz gün yüzünü ve gecenin kara örtüsünü . Duygusal olmaktan kaçıyor, utanmaktan utanıyoruz . Her şeye olağan bir durummuş gibi hal vermeye çalışıyoruz . Ekrana sığınıyoruz da çoğu zaman, göz göze gelemiyoruz nedense . Gözlerimizi sevdiğimize doya doya baksın diye hedefe kilitleyemiyoruz artık . Bilgisayara baktığımız kadar bakmıyoruz denize, şiire, kitaba, sokağımıza…

Önceden bir eğlence gibi duruyordu hayatımızda bilgisayar ve tehlikeli uzantısı sanal alem . Şimdi para kazanmak, işimize yardımcı olmak, iletişim kurmak için tek dayanağımız ve en önemli mazeretimiz de oldu bize :
Bir tıkla , seyyah olup âlemi dünyayı gezme kolaylığını yaşıyoruz sıradan.da olsa
Uzakları yakın etme becerisini  masaüstüne taşıdığımız kısa yol  simgelerle tadmin oluyoruz.
Google amca devreye giryor,  arama moturu hız  kesmeden  veri toplama modunda  devam ediyor teklemeden, tökezlemeden,  buluveriyor aranan her şeyi ekrana  döküyor.

“ ben iş için kullanıyorum neti”,

“ canım sıkılınca biraz takılıyorum”,
“ taaa ilkokuldan arkadaşlarımı buldum facebook’ ta” ,
“ artık girmeyeceğim bu sitelere(100. tekrar),
“ sanırım ben aşık oldum” ,
“ önceden karşıydım ama”…
Misafirlikleri unuttuk, arkadaşlarımızla sohbet etmeyi rafa kaldırdık , işimizi pc ‘ nin arkasına sakladık, msn kurtları döktük de her gün, bir türlü kapatamadık .
Sanal sohbet yorgunu olduk...
Eşimizle buradan, sevdiğimizle msn den kurduk iletişimi . Çok duydunuz bunları değil mi? Saçmalıktır hatta bir çoğu. Siz her şeyi zamanında yaparsınız, netten en iyi şekilde yararlanırsınız.
Sayısızca siteler kurar, Sanal âlemin, görünmez mütahitleri olursunuz.
  .   
Kendinizi kandırmaya devam edin …
Aradığınız aşkı , parayı , sevgiyi , mutluluğu,  , huzuru , sohbeti , duyguyu buradan aramaya devam edin lütfen. bulursunuz belki de . İnsan bu kadar emek harcıyorsa bir şeye, mutlaka bir karşılığı olur.

Ama çabuk harcadığınız her kelime, her duygu ikonu sizi biraz daha gerecek haberiniz olsun . Sohbetin ikinci dakikasında aşkım, cicim, can dostlarım, dostum, kardeşim gibi değerleri harcayın bakalım . Sosyal mesajlar verin msn başlığınızdan , bloglarınızda başkalarının beğenmesi için defalarca tekrar tekrar yazın cümlelerinizi .
En değerli  söylemleri  hoyratça  harcama yöntemini seçin
Romantik olsun  nostarjiye paydos   makaraya kukaraya  vaktiniz olsun

Bir şiire uygun resimler ve uygun bir müzik bulabilmek için saatlerinizi harcayın . Annenizin, babanızın, kardeşinizin, arkadaşınızın yanında vakit harcamayın sakın. Kendinizi odanıza kapatıp sanal sanal tüketin ömrünüzü, kandırın kendinizi, kopun hayattan. Nette kalıcı olun .
Düşlerinizi fedâkarca harcayarak,  tasarımlar yapmaya devam edin.
Günleri çuvala koyduğunuz gibi, sohbetlerinizi de word belgesine kaydedin...
Ruhunuzu bedeninizi, vaktinizi, değerlernizi, tamamen sanal ekrana  kilitleyin.
Bulaşık suyu kıvamında muhabbetinizi  sakın haa hiç esirgemeyin.
Hiçbir şeyi önemsemeyin umursamayın sadece   Pir dikkat kesilin 
Şimdi bunların hiçbirini kabul etmezsiniz siz , asla böyle değildir durum . Abartıyorumdur mutlaka . Zaten ben bunları sizin için değil kendim için yazıyorum, rahat olun, devam edin . Bazı programlarla renk verdiğiniz resimleri yayınlayın sayfalarınızda . Normalde yanınıza yaklaştırmayacağınız insanlarla sohbetlerinize kaldığınız yerden devam edin .
Sanal-âlemin  zengin hazinelerine sahip olma hevesini yaşayın. Şimdi, duygularınızı harekete geçirip   mırıldanmaya başlayacaksınız. Ve diyeceksinizki,
Bu yazı hiç evrensel değil, derinlik yok, çok kişisel, abartı sanatı dorukta .
Bir tıkla kurtulabilirsiniz zaten .
Farkındayım.......
 

3 Aralık 2014 Çarşamba

Bencillik ve Fedakarlık...




*** J'ai trouvée une étoile ***


Tarih boyunca ilâhî dinlerin hepsinde de “kendin için istediğini kardeşin için de iste” anlamına gelecek buyruklar hep olmuştur. Hatta bir tercih yapmamız gerektiğinde, kardeşimizin mutluluğunu bizimkine tercih etmemiz istenmiştir.
Kur’an-ı Kerîm’de, sahâbe-i kirâm bize tanıtılırken, “Onlar, kendileri darlık içinde olsalar bile, diğerlerini (Mekke’den Medine’ye göç edenleri) kendi öz canlarına tercih ederler” buyurulur. Resûlullah da, “Kendin için istediğini kardeşin için de istemedikçe mümin sayılmazsın” buyuruyor.
Kur’an-ı Kerîm’de belirtildiği gibi, Allah dünyayı ve ondaki nimetleri elbette kullarının faydalanması için yarattı. Ama Yüce Rabbimiz ayrıca bunlarla bizi imtihan etmekte, fedakârlığımızı denemektedir.
Sahip olduklarımızı başkasından kıskanarak yaşamak ilkelliktir. Oysa başka insanların, hatta canlıların da bu nimetlerden pay alması için çalışmaliyız. Üstün insanlık bundadır... Bizi yücelten, iyi insan yapan, yediklerimiz değil, yedirdiklerimizdir. İlâhî irşadın en genel telkinlerinden biridir bu...
Ama günümüz insan ilişkilerine hakim olan eğilimler, geniş ölçüde bencil, bireyci, çıkarcı duygulardır. Dünyayı -ne yazık ki- büyük ölçüde bu ilkel duygular yönetiyor. Günümüz dünyasında yaşanan büyük gerilimlerin, krizlerin, şiddet olaylarının, savaşların arkasında bu yıkıcı duygular bulunuyor.
“İnsanların elleriyle yaptıkları yüzünden karada ve denizde bozgun çıktı” buyurmuştu Yüce Rabbimiz, ta 1400 yıl önce… İşte şimdi öyle bir bozgun, çözülme yaşıyor dünyamız...
Modern çağların bilim ve felsefeleri bu küresel bozulmayı önleyemedi. Çağdaş bilim, tesir alanı gittikçe genişleyen siyasetleri ve ekonomileri insani ileştiremedi.
Müslümanlar olarak kendimize ve dünyaya şunu anlatmalıyız: İnsanlığın muhtaç olduğu hikmetli bilgiyi, faziletli hayatı ve üstün insaniyeti kazanmak için önümüzde bir tek yol var:
Allah’ın, Resûlü Muhammed Mustafa (a.s.) vasıtasıyla gönderdiği Kur’an’ın “sırât-ı müstakîm”i, doğru hedefe götüren yolu…
O yolun kutlu rehberinin davetindeki şefkat ve feragat ruhuna ihtiyacımız var…
Şu diyalogun güzelliğine, inceliğine dikkatinizi çekmek isterim...
Efendimiz buyurdular ki:
- Sadaka vermek (hayır yapmak) her müslümana farzdır, görevdir.
- Ya malı yoksa yâ Resûlallah, dediler.
- Çalışıp kazanır, hem kendi ihtiyacını karşılar hem de başkalarına iyilik eder.
- Ya çalışacak gücü ve imkanı yoksa? dediler.
- Bedeniyle insanlara yardım eder, buyurdu.
Yine sordular:
- Ya buna da gücü yetmiyorsa?.. Buyurdu ki:
- Herkese güzel söz söyler, güzel dileklerde bulunur. Bu da bir sadakadır, hayırdır.
Şu sözler de Peygamber efendimizin: “Her iyilik sadakadır” ; “Tatlı bir söz sadakadır.”
Bu altın öğütlerden de anladığımız gibi, Peygamberimizin dünyasında iyiliğin ve iyi olmanın engeli yoktur; herkesin yapabileceği bir iyilik vardır. Yeter ki Allah’a gönülden inanıp O’nun rızasını kazanmayı güçlü bir şekilde isteyelim... Ve O’nun yolunda, O’nun peygamberlerinin yolunda olalım...
Allah o yoldan bizi mahrum etmesin! AMİN ...


--

 

23 Ekim 2014 Perşembe

Yüksek Dozda Yaşamak, Öldürür !

“İlacı zehirden ayıran dozdur.” Paracelsus

Deyimleri severim... ‘Doyasıya yaşamak’ deriz, bir de ‘hayatı zehir etmek’ deriz mesela. Bir de ‘dozunda yaşamak’ vardır.

Her gün bezgin, bıkmış, perperişan haliyle karşınızda: “Şu hayatı doyasıya yaşayamadım gitti” diyen insanlar vardır etrafınızda. Önce siz de durup düşünür, ne eksik acaba diye tartar, çoğu zaman elle tutulur bir netice alamadan sükunet içinde ve başınızla hafifçe onaylayarak dinlersiniz, geçer.

Günümüzde, doyasıya yaşamak denen şey nedir? Ayrıca, doymak iyi bir şey midir? Doygunluktan sonra bünyede marazlar zuhur etmez mi mesela, mideyi fazla doldurmayın demiyor mu şimdi gastroenterologlar? Doygunluktan sonra düşüşe geçmez mi mesela eğriler? Galiba doymak iyi bir eylem olmasa gerek. O zaman doymasak daha iyi hayata.

Unutmuşum, bir de dibine kadar yaşamak var. Etrafınızdaki çılgın kalabalıktan bunların her birinin müşahhas örneklerini görebilirsiniz. Bir türlü doyasıya yaşayamayan, “dibine” kadar yaşayamayan ya da tam tersi bunları yaşayan ama yine de mutsuz olan insanlara denk gelirsiniz. Hatta en anlamsızı da budur ya, her istediğini yaptığı halde mutsuz olanlar vardır. Çoğu zaman bunlara şöyle bir surat ekşiterek “Nankör!” der geçeriz, ama bu hayata doyup mutsuz olmaya namzet insanlar olarak hepimiz birer nankör adayıyızdır aslında.

O zaman buradan yola çıkarak aşama aşama gidelim. Dibine kadar yaşayamayıp mutsuz olanlara bakıyoruz. İnsan elinde olmayanın delisidir hesabı, istedikleri şeyin nasıl bir şey olduğunu bilmeden hareket edenler bu gruptakiler. Bunların bir kısmının meşhur bir GSM operatör markasının ünlü sloganından da etkilendiğini düşünüyorum. Hani şu gençlere özgürce yaşa diye nasihat veren...

İkinci kısma bakalım, onlar da tüm bunları yapıp yine mutsuz olanlar. Bu tarafın esas sıkıntısı ise tamamen doz aşımından kaynaklanan zehirlenme. Ne dedik giriş cümlemizde muhterem Paracelsus’tan yardım alarak, doz önemli!

Aslında ne yokluk ve varlık mesele. Ne demiş Yunus Emre “Ne varlığa sevinirim, ne yokluğa yerinirim, aşkın ile avunurum, bana seni gerek seni.” İşin azlık, çokluk, varlık, yokluk olmadığını yüzyıllar öncesinden ortaya koymuş, besbelli!

Eksiklik ve fazlalık, bunlar üzerinden huzur ve mutluluk aramak oldukça hatalı. Bir içimiz bir dışımız, bir yüzümüz bir de astarımız var. İç dışa, yüz astara biraz uyumlu olmalı.

Ne azında ne çoğunda, aslında ne varlığında yokluğunda. Öldürmesin de, ondurmasın da. Çok yüklemeden yaşamalı, dozunda.

Dozunda yaşadığınız, sağlıklı, afiyetli bir hafta olsun efendim...

22 Ekim 2014 Çarşamba

Dünyanın Sonu Geliyor..

*Her yıl 20 milyon çocuk açlıktan ölürken, milyonlarca hamburger obezleri aldıkları yağları eritmek için milyarlarca dolar parayı kilo vermek amacıyla harcıyorsa,

*Yine 20 milyon çocuk açlıktan ölürken, bir tişörtü veya bir gömleği iki kere giymekten utanan bir gençlik hızla çoğalıyorsa

*Dünyada 600 milyon obez ve 1.4 milyar aç insan var ise,

*15-16 yaşındaki gençlik, ipad alabilmek için bir böbreğini satar hale gelmişse

*Afrika kıtası dünyanın altın rezervlerinin % 90'ını elinde bulundurmasına rağmen, dünyada sadece 4 tane Afrikalı milyarder varsa,

*Afrika kıtasından her sene 8.5 milyar $ değerinde pırlanta çıkmasına karşın, açlıktan ölenler ençok bu kıtadan çıkıyorsa,

*Dünya ünlülerinin yüzde 60’a yakını kokain kullanıyorsa,

*2005'te uyuşturucu kaçakçılığının yarattığı rant 429 milyar dolar, bu rakam Türkiye ekonomisinin de neredeyse 1.3 katı…Bu rakamlar, 163 ülkenin de milli gelirinden fazla hale gelmişse,

*Yurdumuzda uyuşturucu kullanma yaşı 10’ lu yaşlara düşmüşse,

*BM raporlarına göre 2012’de cinayeten öldürülen insan sayısı yarım milyonu bulmuşsa,

*Her 5 kadından 1'i hayatlarının bir noktasında tecavüz uğruyorsa ( ABD’de bu sayı 4'e düşmektedir.) veya tecavüze teşebbüs kurbanı oluyorsa,

*Dünya kadın nüfusunun %10'u hayatlarının bir noktasında tecavüze maruz kalıyorsa

*Dünya çapında tecavüz kurbanlarının %10'unu erkekler oluşturuyorsa,

*Her 4 kız çocuktan biri ve her erkek çocuktan biri 18 yaşına gelmeden cinsel istismar veya tecavüzle karşılaşıyorsa,

*Tecavüz kurbanlarının %70'i tecavüzcüyü tanıyorsa,

*Tecavüze uğrayan kadınların %54'ü bunu 18 yaşına gelmeden yaşıyorsa

(Güney Afrika’da hergün 147 kadın tecavüze uğramaktadır. Fransa’da her yıl 25.000 kadın tecavüze uğramaktadır. ABD’de her 90 saniyede bir 1 kadın tecavüze uğramaktadır.)

*Türkiye’de kadınların %16.3'ü sık sık aile içi tecavüze uğruyorsa (ensest)

(Adalet Bakanlığı 2002-2008 arasında 61 bin 469 tecavüz olayının yaşandığını açıkladı. 2009-2011 yılları arasında ise toplamda 29 bin 980 tecavüz suçu işlendi)

*Türkiye’de her 4 saatte bir tecavüz veya tecavüze yeltenme suçu işleniyorsa,

*Yine Türkiye’de tecavüze uğrayan kız, tecavüzcüsü ile evlendirilmesi normal olarak görülüyorsa,

*Dünya Sağlık Örgütünün açıklamasına göre Dünyada her 40 saniyede bir kişi intihar eder hale gelmişse,

(Amerikada yılda 30 bin kişi intihar ediyor. Türkiyede son 10 yılda 25 bin kişi intihar etmiştir.Türkiyede son otuz yılda intihar etme oranı yüzde 440 oranında korkunç bir oranla yükselmiştir.)

*Türkiyede ekmek israfı yılda 450 bin tonlara ulaşmışsa,

Türkiyede bir yılda çöpe atılan 2.1 milyar adet ekmeğin parasal değeri 1,5 milyar TL yani eski para ile 1.5 katrilyon lira…Bu para ile 80 hastane, 500 okul yapılabilir. (Dünyadaki israf oranını yazmaya rakamlar yetmiyor)

*Türkiye gibi Müslüman bir ülkede 100 bine yakın hayat kadını vesikalı olarak çalışıyorsa,

*2008 yılı verilerine göre gelişmiş ülkelerde yılda 6 milyon, gelişmekte olan ülkelerde 38 milyon kadın kürtaj oluyorsa,

*Fuhuş tüm dünyada hızla artıp, aile kavramı değerini yine aynı hızla yitiriyorsa,

*Hırsızlık, yolsuzluk, cinayet, alkol tüketimi son 20 yılın en yüksek rakamlarına ulaşıp tavan yapar hale gelmişse,

*İsrail cinayetlerinden sonra, bir terörist örgüt, kelime anlamı barış olan Yüce İslamı lekeleyip güya din adına yapıyorum diyerek insanları tavuk gibi katledip ortalığı fütursuzca kan gölüne çevirebiliyorsa,

*Emperyalist zorbalar, mazlumları keyfe keder katlederken diğer taraftan bu zulümlere engel olması gereken devletler susar hale gelmişse, bağlı olarak İslam aleminin sefahat yaşayan zengin ülkeleri de “bana dokunmayan yılan bin yaşasın” diyen bir hale gelmişse,

*Petrolün sarhoşluğu ile İslamiyeti hayatlarından kovup, her türlü ahlaksızlığı mübah gören bazı Arap ülkeleri şımarıklıkta ve azgınlıkta Firavun’u geçmişse

* Dünyaya tapan insanlar, yerin göğün sahibi olan Allah’ın tahtına kapitalizm adı verilen sahte tanrıyı oturtmuşlarsa,

Dünyanın sonu gelmiş demektir.

Adnan Zeki Bıyık

Kırklareli İl Müftü Yardımcısı

Not: Afganistan kaynaklı uyuşturucu maddelerin ticaretinden dolayı 40 milyar dolardan daha büyük bir para elde edilmiştir. Afyon ve türevlerinin satışından dolayı merkezi Asya ülkelerinde 2.2 milyar dolar, İran’da 2.8 milyar dolar, Pakistan’da 0.6 milyar dolar ve Türkiye’de 5 milyar dolar, perakende satışından dolayı batı ve merkez Avrupa ülkelerinde 25-30 milyar dolar, Rusya’da 10 milyar dolar para sirkülasyonu olmuştur”

12 Ekim 2014 Pazar


Yaşlandıkça.. Hayat Neden Çabuk Geçer?





Kum saatinin her çevrilişinde geçen zaman tekrar elde edilir; bir el hareketi yeterlidir bunun için. Ama biriken kumlar ne kadar sıklıkla akıtılırsa zaman o oranda hızlı geçer. Kum saatlerinde akan kum taneleri her defasında sürtünerek birbirlerinin yüzeylerini parlatır, sonunda bir kaptan ötekine neredeyse birbirine hiç sürtünmeden geçer ve her defasında saatin boynunu da bir parça genişletirler. Kum saati ne kadar eskiyse, kum o kadar hızlı akar. Böylece kum saati, fark edilmese de her defasında belli bir zaman aralığını daha kısa ölçer. Bu ölçüm hatası, içinde bir metafor barındırmaktadır: “İnsanlarda da böyledir, sonraki yıllar gittikçe daha hızlı akar, ta ki ölçüm kabı dolana kadar. İnsanın içi de zamanla izlenimlerle doldukça dolar.”

Günlük ritimler bir kişiyi tam bir sabah veya gece insanı haline getirebilir. Sabah insanlarında vücut sıcaklığı sabahın erken saatlerinde yükselmeye başlar, öğleden sonra dört civarı zirveye ulaşır, sonra düşmeye başlar. Sabah insanlarının vücut saatleri gece insanlarının vücut saatlerinden ileridir, onların vücut sıcaklıkları düşerken gece insanları akşam karanlığı çöktükten sonra hala faal ve zindedir ve vücut sıcaklıkları daha geç saatlerde zirveye ulaşır. Yaşlandıkça biyolojik saatimiz sabaha kayar ve sabah insanlarıyla gece temposunun yavaşlamasıyla kol kola gider –zaman zaman tren istasyonlarıyla postanelerde gençlere, yaşlı emeklilere keşke ayrı yerler verilse dedirten durumlara yol açabilen bir şeydir bu.

İşte, yaşlanma ve zaman ilişkisini biraz mizahi duygularla, ama biraz da insanın içine işleyen acı gerçeklerle vurgulayan ve kolay okunabilen bir eserle gündeme getirmekte olan Douwe Douwe’nın(*), Hollanda da dört ödül alan ülkemizde de 2008 yılında yayınlanan 306 sayfalık “Yaşlandıkça Hayat Neden Çabuk Geçer? Why Lif Seeds Up As You Get Older?” adlı eserini 18 sayfada derleyerek paylaşmak istedim.

Bazı ilginç paragrafları da aktarıyorum:

*Belleğimiz bir şeyi muhafaza etmeme emrimizi kaale almaz: “Keşke bunu görmeseydim, yaşamasaydı, duymasaydım; bunu tamamen unutabilsem,” deriz. Ama hepsi boşunadır; unutmak istediğimiz şey gece, uykumuz kaçtığında kendiliğinden, davetsiz bir şekilde çıkıverir tekrar karşımıza. Bellek, o zaman da bir köpek gibidir; az önce attığımız şeyi kuyruğunu sallaya sallaya bize geri getirir.

*Olayları ileriye doğru hatırladığımız inkar edilemez bir gerçektir. Geriye doğru hatırlamak arabayı geri geri sürmek gibidir: Böyle gidebilirsiniz ama arabaların bu şekilde gitmek için yapılmadığını bilirsiniz. Geriye doğru yaşamak, şiirlerle romanların imtiyazı altındadır. Bradley, hatırlamanın ileri doğru bir yön izlemesinin açıklamasını beynin biyolojik işlevinde aramıştır. “Hayat sürekli çürüme ve tamir sürecinden ve tehlikelere karşı sürekli mücadelelerden oluşur; dolayısıyla yaşamak için düşüncelerimiz aslen önsezide bulunma yolunu izlemek zorundadır.”

*Belleğimiz günlük hayat konusunda pek iyi değildir. Dikkati pek çekmeyen olayları, eskiden duyulan bir sesi, eski günlerin havasını, odaların kokusunu veya yenen bir yemeğin tadını hafızanızda yeniden oluşturmak zordur. Sevdiğiniz kişilerin eski görünüşlerini de gözünüzde pek kolay canlandıramazsınız. Anne-babanızın eski günlerdeki görüşleri, çocuklarınızın küçüklük halleri, karınızın, kocanızın, dostlarınızın yıllar önceki halleri; bu kişiler yakınımızda oldukları ve siz farkına varmadan ve yavaş yavaş değiştikleri için eski görünüşleri hafızanızdan silinip gitmiştir. Kendi görünüşünüzdeki değişimler bile gözünüzden kaçar: Bugün aynada gördüğünüz yüz, bırakın bir ay veya bir yıl önceki halini, yüzünüzün dünkü halini bile belirsizleştirir.

*Daha eski deneylerden de bilindiği üzere, çocuklarda zamanı doğru tahmin etme yeteneği yaşla ilerler, yirmi yaşında zirveye ulaşır, ondan sonra da azalır. Yaşlılarda bu yetenek çocukların seviyesine düşer. Mangan, yaşlıların zaman aralıklarını sürekli olarak fazla tahmin ettiklerini göstermiştir.

Öyle görünüyor ki, yaşlanınca, yavaş çalışan saatler kullanmaya başlıyoruz. Saatin çarkları eskisinden daha düzensiz, bazen çok hızlı, bazen çok yavaş çalışmıyor; yalnızca daha yavaş dönüyor ve bunu düzenli bir şekilde yapıyor.