Bu fani dünya'yı ben ''misafirhane'' gibi gördüğüm için bu blog sayfama misafirhane ismini verdim.Bu blog sayfam da dünya ile ilgili değişik yorumlara yer vereceğim.Sizlerde bu konu ile ilgili düşüncelerinizi bana e-mail atarak,gönderirseniz,onlarıda severek yayınlarım..Saygılarımla..**Remzi Irmak** e-mail adresim :remzi206@gmail.com
Misafirhane...''evrende bir nokta''
Biz insanlar,bu fani dünyada misafir olarak bulunmaktayız.Bugün varız,yarın yokuz.Bizi yaratan yüce mevla,bize nasıl can verdiyse,birgün gelecek o emanetini geri alacak.Yani bizi ve tüm kazandıklarımızı,sevdiklerimizi,uğruna can verdiklerimizi.. Herşey ama herşey yok olacak.Yani biz yok olacaklar içinmi, birbirimizin boğazını sıkıyoruz,sevdiklerimizi aldatıyoruz,onlara yalanlar uyduruyoruz.Neden hiç uğruna insanlar birbirini öldürüyor,birbirinden nefret ediyor.Buna değermi? Hiç düşündünüzmü,evrendeki varlığımızı..Milyarlarca galaksi var.Milyarlarca galaksinin herbirinde milyarlarca gezegen var.Bizim dünyamızda bu milyarlarca gezegenin içinde bir nokta gibi kalıyor.Bizde o noktanın içindeki noktalar..Buna rağmen insanoğlu yeryüzünde,herşeyi ben yarattım havasıyla geziyor,gururlanıyor,büyükleniyor..Kendisi ölmiyecekmiş gibi,başkalarını öldürüyor,işkence ediyor,aldatıyor.Madem bir gün gelecek,herşey yok olacak,o halde neden kendimize çekidüzen vermiyoruz.Neden daha dürüst olmuyoruz.Bir gün hesap vereceğini hiç kimse unutmamalı,insanlara karşı daha merhametli olmalı,onları sevmeli.Bu yazımda anlatmak istediğim yanlış alaşılmasın.Madem sonuç hiçtir,yangelip yatalım değil,bilakis insanların menfaatine elimizden geldiğince çalışalım,ama haklarımızı ve haklarını koruyarak.Çünkü mizan kurulacak,hesap sorulacak.Ben böyle düşünüyorum,ya SİZ...'' İNSANLAR HÜSRANDADIR,ANCAK;İMAN EDENLER,SALİH AMEL İŞLEYENLER,SABREDİP SABRI VE HAKKI TAVSİYE EDENLER,MÜSTESNA.. ''Asr Suresi''

17 Ekim 2016 Pazartesi

Gençler neden evlenemiyor?

Evlilik, hayatımızda alabileceğimiz en önemli kararlardan biri, belki de en önemlisi. “Bir ömrü birlikte geçirebileceğimiz, heyecanı, aşkı, tutkuyu hiç kaybetmeden, ilk günkü duygularla yaşayabileceğimiz birini bulma” klişesi, karşılığı olmadığını bize defalarca kanıtladı. Aşkın ne kadar sürdüğü üzerine uzun uzun konuşuldu, yazıldı. Kimyasal açıklamalar, realistik yaklaşımlar aşka hiç yakışmadı ama sonunda ona da bir ömür biçildi. Hepi topu 1 – 2 yıl içinde en büyük aşkların bile biteceği belirlendi. Bu süreye evlilik öncesi tanışma ve flört de eklenince evlilikten geriye, cinsiyet rolleri, sorumluluklar, ailelerle ilişkiler, dengeler ve yine dengeler kaldı.
Bekâr gençlerin evli insanların hayatlarını ilgiyle gözlemlediklerine şahit oluyorum. Kendi anne-babalarının ve yeni nesil evli çiftlerin yaşam biçimleri arasındaki fark büyüdükçe, gençlerin evlilikten beklentileri konusunda kafalarının karışması şaşırtıcı değil. Onca soruna rağmen sürdürülen evliliklerin, yerini “anlaşamazsam, ayrılırım” mantığına bırakmış olması, doğrulayamadığımız ya da yanlışlayamadığımız bir gerçeklik olarak karşımızda duruyor.
Çiftlerin ilişkilerden beklentilerini hızla dönüştüren, ortak kültürün giderek yok olduğu bir zamanda yaşıyoruz. Eş seçimlerinde gençler “karar verme kriterlerini” belirlemekte zorlanıyorlar. Ne aradığını bilen gençlerin gerçekçi olmayan beklentiler içinde olduğunu görüyoruz. Kimi çevre yoksunluğundan, elinden tutanı olmadığından evlenemiyor, kimi günün “popüler” özelliklerini taşımadığından tercih edilmiyor. Hayata dair önemli kararlar alırken zorlananlar var bir de. Yanlış bir evlilik yapma korkusu ya da mükemmel evlilik yapma kaygısı, gençlerin evlenmelerini geciktiriyor. “Aman yavrum Allah’tan korkan, kuldan utanan biri olsun” nasihati de havada kalıyor. Özellikle son yıllarda, muhafazakar aile yapısına sahip ailelerin çocuklarının bu nasihate uygun olup olmadığını görmek ve anlamak çok zor. Çağın yükselen değerleri, eş arayışında kalıcı olmayan bir belirleyiciliğe sahip ve sürekli değişiyor.
Gençlerin evlilik kararlarında, eş seçimlerinde kriter olamayacak bazı saplantılarla hareket ettiklerini de görmek mümkün. Sırf bu takıntıları yüzünden belki de çok sağlıklı evlilikler yapabilecekleri adayları eliyor olmaları evlenmelerini zorlaştıran bir etken oluyor. Fiziksel görünüm, meslek, kariyer, seçkin bir aileye sahip olmak tercihleri belirliyor. Herkes, kendisinin ya da çocuğunun ideal bir eş adayı olup olmadığına bakmaksızın “yüksek standartlar” peşinde koşuyor. Denklik, yani “küfuv”, yalnızca ekonomik uyum olarak algılanıyor.
Gençlere ve Ailelerine Birkaç Tavsiye
Evlilik, kişinin kendini hazır hissedip hissetmediğini tarttıktan sonra alınması gereken bir karardır. Kendini tanımak, ne istediğini bildiğinden emin olmak, hangi durumlarla baş edip edemeyeceğinin farkında olmak, evliliğin olmazsa olmazlarındandır. Karşıdakini gerçek anlamda tanımak evlilik çatısı altına girmeden mümkün olamayacağından, eş adayını tanıyan yakın çevresinden objektif görüşler alabilmek gerekir. Evlilik öncesi görüşme/flört aşamasında kişinin size değil, ailesine nasıl davrandığına bakmak önemli ipuçları verir. Trafikte, yemekte, iş yerinde yani günlük hayatında nasıl biri olduğu ve çevreyle ilişkisi kişinin gerçekliğini yansıtır. Hepimiz ilişkilerimizin ilk dönemlerinde daha özenli, daha kibar, daha düşünceli oluruz. Bu, karşı tarafa kendimizi farklı gösterme çabası değildir. Hayatımıza yeni giren kişinin bizde uyandırdığı mutluluk ve iyi hissetme duygusuna karşı duyduğumuz derin minnettir. Samimidir, sahicidir ancak geçicidir. İlişkimiz normalleştiğinde, hayatımızın bir parçası haline gelip kanıksadığımızda daha normal, daha rahat, daha gerçek kendilik ortaya çıkar.
Hep söylenir “evlenen sadece gençler değildir, aileler de evlenir”. Çok doğru bir sözdür. Burada kastedilen gençlerle birlikte iki ailenin de evlilik birliğiyle bir ilişki ve hısımlık sürecine başladığıdır. Gençlerin eş seçimlerinde kendi aile kültürlerine, değerlerine uygun tercihler yapması ileride hem kendilerini hem de ailelerini rahat ettirir.
Ancak ben farklı bir yöne dikkat çekmek istiyorum. Gençlerin evliliği, anne babalarının da içlerinde kalmış evlilik hayalleri ya da travmalarını canlandırır. Ben yaşayamadım çocuğum yaşasın kaygısı, döner dolaşır çocuğunun da aynı kaderi yaşamasına dönüşür. Belki genci yaşaması muhtemel sıkıntılardan koruma çabası, belki kaçınılan şeylerin kişiyi bumerang gibi gelip bulması, belki de alın yazısı. Bu yüzden ebeveynler kendi geçmişlerinde bıraktıkları acı izleri, çocuklarının evliliğiyle birlikte yeniden canlanmadan, çözmelidirler. Geçmişte bırakılmış yaralı bir duygu, yıllar sonra bile olsa, benzer durumlar yaşandığında yeniden ortaya çıkar ve ilk günkü gibi kanar. Kendi sorunlarımızın gençlerin ilişkilerine zarar vermemesi ebeveynler olarak sorumluluğumuz olmalıdır.









11 Ekim 2016 Salı

Hızla Bencilleşmekte Ve Yalnızlaşmaktayız

Uykularımızı bile böldüğümüz ve bölünmesine müsaade ettiğimiz “bohçacı teknolojiye” yenik düşmekte ve hızla bencilleşmekteyiz.

Bu bencilleşmenin “olmazsa olmaz” şartı olarak fert fert yalnızlaşmaktayız. Özellikle sosyal medya, bencilleşmenin ve yalnızlaşmanın başını çekmekte.

Her yazılana her konuşulana her habere her görüntüye; kimse kilosuna gramına, yaşına başına, kültürel, siyasal ve sosyal seviyesine bakmadan balıklama dalmakta.

Konuşmayan, yazmayan, bağırmayan, çağırmayan, yol yordam göstermeyen, hedef belirlemeyen, alıp satıp hesabı halletmeyen kimse yok gibi.

Hele hele hiç “bilmeyenimiz” yok. Kimse benim “kaşım eğri, aşım tuzlu” demiyor ve “Ben, önce ben, yine ben, hep ben” demeyi bir savaş kahramanlığı gibi görmekte.



İnsani değer yargılarımız nefsimizin emrine hapsolmuş vaziyette. Uymamız gereken toplumsal kurallar; “Benim istediğim gibi olursa” tarzında bir noktaya gelmiş durumda.

Bencilleşmenin tüm hücrelerimizi sarıp sarmaladığı günümüzde pek çoğumuz, kendisini başkalarından ayrı görme ve farklı olduğunu kabul ettirme hastalığına müptelayız.

Bu hastalık öyle bir hal almış ki, evlerde bile aileler, akşam sabah, “aile olmanın” gereği, rahatça birbirlerini görerek ve dinleyerek konuşamamaktalar.

Evlerde birlik ve beraberliğin sağlanamadığını; komşulukta, sokakta, trafikte, iş yerinde, pazarda, çarşıda, ibadethanelerde çok rahat görebilmekteyiz.



Peki, bizi böylesine bencilleştiren ne?

İnsan, kendisini başkalarından ayrı bir varlık görmeye başladığı andan itibaren asla kendisi olamaz. Birinci sebep bu!

Kendimiz olamayınca da tabii olarak ikinci bir kişiliğe bürünmek zorunda kalırız ki, işte esas birinci kişilik, ikinci kişilikle birlikte bencillik yolculuğuna başlamış olur.

Mayasını oluşturan öz kimlik ve kişiliğini, ikinci kişiliğe esir edenler, toplum içerisinde “ikinci kişilikleriyle” hareket eder ve bencilleşmenin hızla zirveye tırmanması, bu tür kişiliklerin eliyle olmaktadır.

İkinci kişilik sahipleri, başkalarının karşısına “kendi beğendikleri’ haliyle çıkarlar. “Nasıl olsa bu halim eğreti” deseler de bu kişilikleri zamanla esas karakterleri olur.

Öncelikle bu halden kurtulmalıyız. Küçük veya büyük tansiyonumuza bile güç yetiremediğimizi ve“ölümlü olduğumuzu” boynumuzda bir fular gibi taşımalıyız.



Mesela pek çoğumuzun “Nereye gidiyoruz” diye aldırış etmediği acı bir toplumsal gerçeğimiz var.

Toplu taşım araçlarında, sokaklarda, evlerde, elinde telefonuyla meşgul olmayan, kulağında kulaklığı olmayan çok az insan görmekteyiz.

Gördüklerimizin yüz hatları da hep karamsar ve “sakın bana dokunma” diyen binbir ikaz var. Bir şey demeye ve iletişim kurulmaya korkulmakta.



Yalnızlaşmak; tedirginlik, öfke, düşmanlık ve stres üretir.

Bir toplumu kendi olmaktan çıkarmanın yegâne yolu, o toplumun fertlerini yalnızlaştırabilmek için her türlü yolun denenmesidir.

Dünya üzerinde her bakımdan deneme tahtası olarak kullanılan biziz. Bencilleşmemiz bu denemenin önemli işaret taşlarından birisidir.

5 Ekim 2016 Çarşamba

HURAFELER.. İnsanları İslamdan bu şekilde uzaklaştırdılar,siz bunları yapmayın..

- Cenazenin 7., 40., 52. gecesi ile ölüm yıldönümünde hatim ve mevlit okutmak,
- Türbe, yatır gibi yerlerden medet ummak. Bir yatırın mezar taşına mum yakıp, dilek tutmak,
- Ateşe su dökülürse cin çarpar, yiyeceklerin ağzı kapatılmadığında gece onlardan cinlerin yediği anlayışı,
- Kuran ve sünnet ile örtüşmediği halde dövme yaptırmak, erkeklerin küpe takması, burçların insan karakterine etkili olduğu inancı,

- Sünnet olan çocuğun acısının azalacağına inanılarak sünnet olma anında annesi ve diğer hanımlar tarafından oklava çevirmek,
- Yeni doğan çocuğun dindar olması için göbek bağını keserek cami avlusuna bırakmak,
- Konuşmayan çocukların konuşabilmesi için cuma namazından sonra müezzin tarafından cami anahtarını çocuğun ağzına sokup çıkarmak,
- Yürümeyen çocukların ayaklarına ip bağlayarak cuma namazından ilk çıkan kişiye ipi kestirmek,
- Küçük çocukların üzerinden atlanıldığında boylarının kısa olacağına inanmak,
- Çocuğu olmayanlara çocukları olması için deve dili veya etini yedirmek,
- Çocuk doğan eve 40 gün süre ile et alınmaması gerektiğine inanmak,
- Yeni doğan çocuğun kırkı çıkmadan evden çıkarılmaması gerektiğine inanmak,
- Boyu ölçülen çocuğun cüce kalacağına inanmak,

- Gelinin kucağına erkek çocuk verilince çocuğunun erkek olacağına inanmak,
- Loğusa kadının herhangi bir şeyden zarar görmemesi inancıyla, bulunduğu yere süpürge, soğan, sarımsak asmak, yastığının altına iğne, bıçak gibi şeyler koymak,
- Loğusa kadını kırkı çıkana kadar yalnız bırakmamak,
- Hamile kadınların saçlarını kesmemeleri gerektiğine inanmak,

- Nikah esnasında gelin ve damadın birbirlerinin ayağına basması halinde, önce basanın sözünün geçeceğine inanmak,
- Gelin ve damadın üzerine para, üzüm, şeker ve leblebi gibi şeyler atıp, kapıda küp kırmak,
- Evlenmeyen genç kızların kısmetinin açılması için müezzine minareden para attırmak, mendil veya eşarp sallatmak,
- Baykuş ötmesi, kara kedinin insanın önünden geçmesi, horozun vakitsiz ötmesi, insanların ve araçların önünden tavşanın geçmesinin uğursuzluk sayılması, karganın ötüşünün o bölgeye gelecek belanın işareti olarak kabul edilmesi,
- İki bayram arasında nikah yapmak, duaların kabulü için mübarek gecelerde ziyaretgahlarda mum yakmak, gece vakti tırnak kesmek, cuma ve arefe günlerinde çamaşır yıkamak, dikiş dikmek, temizlik yapmak, akşam sakız çiğnemeyi ölü eti çiğnemek gibi kabul etmek, gece aynaya bakmak gibi şeylerin uğursuzluk getireceğine inanmak,

- Elden ele sabun, makas, bıçak, iğne ve soğan vermenin uğursuzluğuna inanmak,
- Sağ elinin içi kaşındığında para geleceğine, sol elinin içi kaşındığında da para çıkacağına, ayak altı kaşındığında da yola çıkılacağına inanmak,
- Cam ve porselen gibi eşyanın aniden düşüp kırılmasını, bir belanın defedileceğine işaret saymak,
- Merdiven altından geçmeyi uğursuzluk saymak,
- Cenazenin alkışlanma uğurlanması, cenazenin arkasından slogan atmak ve çiçek serpmek, cenaze için üçüncü gününde helva ve yemek dağıtmak, kefen arasına dua, ayet ve vasiyetname koymak, ölen kimse için arefe günü kurban kesmek,

- Hastanın başı üzerinde tuz gezdirmek, köz söndürmek, kurşun döktürmek,
- Dileğin kabulü için ağaçlara bez-çaput bağlamak, türbelere adakta bulunmak, türbe ziyaretlerinden şifa beklemek,
- Hıdrellez günü sahile gidilerek kuma veya toprağa ev, araba veya kadın resimleri çizilerek böylece çizilen resimler sayesinde ileride onlara sahip olunacağına inanmak,

- Camiye girerken cami duvarını öpmek,
- Tekke ve türbelerde kurban kesmek, türbe ve tekkelerden şifa beklemek, mum yakmak, el yüz sürmek,
- Misafirin, askere gidenin veya yola çıkanın arkasından su dökmek,
- Kahve falına bakmak, falcılara, büyücülere gitmek,
- Ay ve güneş tutulmasında silah atmak, teneke çalmak.

3 Ekim 2016 Pazartesi

İslamofobi..

Kelime anlamı olarak "İslam korkusu" demektir. Müslümanlara ve İslam dinine karşı sürdürülegelen önyargı ve ayrımcılıktan kaynaklanmaktadır. Müslümanlara karşı duyulan irrasyonel nefret, ayrımcılık, düşmanlık ve kin besleme anlamına gelir.

İnsanları İslamdan uzaklaştırmak ve müslümanları kötülemek için her yolu denediler.Ve halen de türlü türlü oyunlarla bunu sürdürüyorlar.Yaşı biraz ilerlemiş olanlar bilir,Türk sinemasında bunun birçok örneklerini görmüşdük.Mesela her filmde hocaları hep kötü rollerde göstermişlerdir.Başında takke veya sarık olan insanları hep ortalığı karıştıran fitneci insanlar olarak gösterdiler.Vurun kahpe diye bir film vardı,kadının teki sözde zina yapmış,hoca kılıklı biri öncelik yapıyor ve kadını taşlıyorlar.İnsanlar bunu gördükçe hocalardan nefret ediyor.Hatta hiç unutmam Erol Taşın gavur imam diye bir filmi vardı.Köyün imamı ama ne imam,köyün kadınlarına tecavüz ediyor,öldürüyor,dağa kaldırıyor.İnsanları acmasızca öldürüyor.Nefret hep nefret,kimden müslümanlardan.Çünkü adı imam ve sarıklı cüppeli biri bunları yapıyor.Cumhuriyetin ilk yıllarında da buna benzer oyunlar oynandı.Menemen olayında kafa kesenler devletin tutmuş olduğu birkaç ayyaşdı.Sivasda aynı senaryo sahneye kondu.İkiz kuleleri kendileri vuruyor müslümanlar yaptı diyorlar.Şimdi de ışid gibi örgütlerle bunu yapıyorlar.Tutmuşlar birkaç eşkiya kafa kesiyorlar,tv. kanalları canlı yayın yapıyor.

Müslümanlar olarak bu gibi oyunlara karşı uyanık olmak zorundayız.Allah kalb gözümüzü ve dünya gözümüzü açık eylesin..

27 Ocak 2016 Çarşamba

Sorumluluğumuz Nereye Kadar?

Gün gelir dayanamayız ve benden bu kadar. Benden artık sorumluluk gitti deyiveririz. Ondan sonra da rahatlarız sözüm ona. Omuzlarındaki yükleri alınmış insanlar gibi bir süre için bulunulan sandalyeye, koltuğa ve divana yayılıveririz! Oh, ne rahatmış. Hafifleyiverdim! Diye sözüm ona sevinir çok kişi.
Bu sahnelere çoğumuz defalarca şahit olmuşuzdur. Bu durum esasında işin kolayına kaçmak ve hatta gerçeklerden korkmak ve gerçeklerin altında ezilmiş olmaktır. Yani, hayatın mana ve gayesini kavrayamamış olmanın ortaya çıkışıdır bir bakıma.
İnsan yaşadığı sürece akıl, mantık ve fikre sahip ve bunlara karşın bir sürü sorumluluklarla yüklü olduğunu ve bu sorumluluklarının değişik boyutlar göstererek taa ölünceye kadar devam ettiğini bilir. Hayatın bir yerde gereğidir sorumluluklar. Hatta sorumluluklarımız sadece bugüne ait değil, çocuklarımıza, onların çocuklarına, yani hepimizin geleceğine ve insanların geleceğine kadar uzar gider. Bir bilinmeyenden başka bir bilinmeyene doğru yol alan biz insanlar, sadece kendimizi değil, bizden sonrakileri de düşünmek ve onlar için de sorumluluklarımıza müdrik olmak zorundayız.
Zaman süratle geçiyor. Problemlerin sorumluluklara göre değerlendirilmesinin geciktirilmesi büyük zararlara yol açıcı davranışlar olarak ortaya çıkıyor. Bugünün büyük problemi olarak ortaya çıkmaktadır. Bu yönden, pek çok ülke, geleceğin problemlerini ortaya çıkarmak onların muhtemel çözümlerini araştırmak için kurumlar kurmuş, binlerce alim, teknik eleman ve diğer personeli çalıştırmaktadır. Bugünün problemlerini çözememiş bizim gibi ülkeler için bu husus abartılmış bir düşünce olarak görülebilir. Ancak, bugün çekmekte olduğumuz bir sürü sıkıntı ve problemin, başka kuşakların sorumluluklarını yeteri şekilde yapmamalarından kaynaklandığını düşünürsek, konunun önemini sanırım kolayca idrak etmemiz mümkün olacaktır. Bu bakımdan sorumluluklarımız, günlük problemlerimizi ve günümüzü aşar durumdadır.
Benden bu kadar. Bana ne? Ben mi düzelteceğim işleri? Deyip gerçeklerden kaçmak yeterli değildir. Bu düşünce gün gelir kendimizi de kurtaramaz. Zaten hep birlikte çekmekte olduğumuz sıkıntılarımızın temelinde, yukarıda belirtilen ifadelerle şekil bulan sorumluluk kaçışlarıdır. Ve hele bir söz vardır. Bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın! diye, ne kadar yanlıştır, ne kadar insanı küçültücü, ne kadar tiksindirici bir sözdür. Ama bir gün bakar ki böyle düşünen insan, o bin yıl yaşasın dediği, kısa bir zaman sonra kontrol dışı büyür, tehlike haline gelir ve canından malından ve her şeyinden ediverir, vaktiyle kendisini hoş görenler. O zaman, çok kişinin kafasına dank eder ama iş işten geçmiş olur. Dünya tarihi bu gibi durumların binlerce canlı örnekleri ile doludur.
Bu yönden hepimiz zorluklara, problemlere, kötülüklere karşı olan sorumluluklarımızı iyi değerlendirmemiz gerekmektedir. Bu sorumluluklarımız, kendimize, diğer insanlara, toplumumuza, devletimize, dünyaya, canlı cansız her şeye olmak üzere bölümlere ayrılabilir. Ama hepsini insan olma, insanlığı duyma ve insanlığı yaşama sorumluluğu içinde toplamamız, birleştirmemiz mümkündür.
Ancak kişilerin gösterdiği gelişim, bulundukları aile ve çevre etkileri, aldıkları kültür ve terbiye etkisi altında, insanlarda sorumluluklar değişik boyutlar ve ölçüler gösterir. İşte bu boyut ve ölçülerdeki farklılıklar, bir yerde insanların, ailelerin müesseseleri, toplumların, devletlerin durumunu etkiler. Sorumlulukların duyarlı ve etkin olduğu yerlerde huzur ve rahatlık artar. Sorumluluk sapmaları ve sorumluluktan kaçmaların ve korkmaların olduğu yerlerde ise, çeşitli zararlar ve huzursuzluklar eksilmez. Bu gibi topluluklarda, sorumluluk duygusuna sahip idealist kişiler, menfaatçi kişilerin devamlı boy hedefleri olurlar, her türlü zorlukla karşı karşıya bırakılırlar.
Çeşitli yalan, iftira ve karalamaları ile yollarından döndürülmek istenir sorumluluğa sahip kişiler.
Bu yönden, hepimizin huzurlu bir hayat için sorumluluklarımızı eksiksiz yerine getirmemiz, gerek kendimize gerek başkalarına, gerek toplumumuza karşı olan görev ve sorumluluklarımızı iyi değerlendirmemiz gerekmektedir.
Hayatın manasını araştıranlar, dünyada bulunuşumuzun nedenini düşünenler için hiç de zor bir konu ve sorun değil! İnsan olmayı bilmekle neticeye varmak o kadar kolaylaşıyor ki … İşte bütün mesele, insan oluşumuzun sorumluluğunu bilebilmekte, duyabilmekte!

15 Kasım 2015 Pazar

Devri-âlem, Seyri-âlem, derken, şimdi ise, hayatımızda  ahengiyle, rengiyle, ve tüm varlığı ile artık sanal-âlem var.
  
İŞTE SOSYAL MESAJ !!!

Bir şeyler hep eksik gelmiyor mu size de ?…

Okuduğumuz gazete, izlediğimiz televizyon, dinlediğimiz şarkı, takip ettiğimiz yazar vs. vs. Garip bir tat alma eksikliği yaşıyoruz bu günlerde . Altını çizecek bir cümle bulamıyoruz okuduklarımızda, herkes aynı şeyleri yazıyor, herkes aynı yeri okuyor ve aynı yerde duruyor gibi .

“Tek yüz olmaya ramak kala görmeliyiz kendimizi “

Dostluklarımızı facebook , netlog , myspace gibi sanal kurguların içinde kaybetmeye başladık . Sanal hız, bizi aldı götürdü istediği yerlere . Bazen haberlerde kedi ile köpeğin, küçük fareleri emziren anne kedinin görüntülerinde buluyoruz dostlukları . Hani iyi bir film olmasa da biraz duygusallık yakaladık mı bir sahnede ya da bir replikte hüngür hüngür ağlıyoruz .

Bence biz kaybettiklerimizi bile özlediğimizi fark edemiyoruz…

Yalan da olsa ben özgürüm nidalarıyla çığlığa boğuyoruz gün yüzünü ve gecenin kara örtüsünü . Duygusal olmaktan kaçıyor, utanmaktan utanıyoruz . Her şeye olağan bir durummuş gibi hal vermeye çalışıyoruz . Ekrana sığınıyoruz da çoğu zaman, göz göze gelemiyoruz nedense . Gözlerimizi sevdiğimize doya doya baksın diye hedefe kilitleyemiyoruz artık . Bilgisayara baktığımız kadar bakmıyoruz denize, şiire, kitaba, sokağımıza…

Önceden bir eğlence gibi duruyordu hayatımızda bilgisayar ve tehlikeli uzantısı sanal alem . Şimdi para kazanmak, işimize yardımcı olmak, iletişim kurmak için tek dayanağımız ve en önemli mazeretimiz de oldu bize :
Bir tıkla , seyyah olup âlemi dünyayı gezme kolaylığını yaşıyoruz sıradan.da olsa
Uzakları yakın etme becerisini  masaüstüne taşıdığımız kısa yol  simgelerle tadmin oluyoruz.
Google amca devreye giryor,  arama moturu hız  kesmeden  veri toplama modunda  devam ediyor teklemeden, tökezlemeden,  buluveriyor aranan her şeyi ekrana  döküyor.

“ ben iş için kullanıyorum neti”,

“ canım sıkılınca biraz takılıyorum”,
“ taaa ilkokuldan arkadaşlarımı buldum facebook’ ta” ,
“ artık girmeyeceğim bu sitelere(100. tekrar),
“ sanırım ben aşık oldum” ,
“ önceden karşıydım ama”…
Misafirlikleri unuttuk, arkadaşlarımızla sohbet etmeyi rafa kaldırdık , işimizi pc ‘ nin arkasına sakladık, msn kurtları döktük de her gün, bir türlü kapatamadık .
Sanal sohbet yorgunu olduk...
Eşimizle buradan, sevdiğimizle msn den kurduk iletişimi . Çok duydunuz bunları değil mi? Saçmalıktır hatta bir çoğu. Siz her şeyi zamanında yaparsınız, netten en iyi şekilde yararlanırsınız.
Sayısızca siteler kurar, Sanal âlemin, görünmez mütahitleri olursunuz.
  .   
Kendinizi kandırmaya devam edin …
Aradığınız aşkı , parayı , sevgiyi , mutluluğu,  , huzuru , sohbeti , duyguyu buradan aramaya devam edin lütfen. bulursunuz belki de . İnsan bu kadar emek harcıyorsa bir şeye, mutlaka bir karşılığı olur.

Ama çabuk harcadığınız her kelime, her duygu ikonu sizi biraz daha gerecek haberiniz olsun . Sohbetin ikinci dakikasında aşkım, cicim, can dostlarım, dostum, kardeşim gibi değerleri harcayın bakalım . Sosyal mesajlar verin msn başlığınızdan , bloglarınızda başkalarının beğenmesi için defalarca tekrar tekrar yazın cümlelerinizi .
En değerli  söylemleri  hoyratça  harcama yöntemini seçin
Romantik olsun  nostarjiye paydos   makaraya kukaraya  vaktiniz olsun

Bir şiire uygun resimler ve uygun bir müzik bulabilmek için saatlerinizi harcayın . Annenizin, babanızın, kardeşinizin, arkadaşınızın yanında vakit harcamayın sakın. Kendinizi odanıza kapatıp sanal sanal tüketin ömrünüzü, kandırın kendinizi, kopun hayattan. Nette kalıcı olun .
Düşlerinizi fedâkarca harcayarak,  tasarımlar yapmaya devam edin.
Günleri çuvala koyduğunuz gibi, sohbetlerinizi de word belgesine kaydedin...
Ruhunuzu bedeninizi, vaktinizi, değerlernizi, tamamen sanal ekrana  kilitleyin.
Bulaşık suyu kıvamında muhabbetinizi  sakın haa hiç esirgemeyin.
Hiçbir şeyi önemsemeyin umursamayın sadece   Pir dikkat kesilin 
Şimdi bunların hiçbirini kabul etmezsiniz siz , asla böyle değildir durum . Abartıyorumdur mutlaka . Zaten ben bunları sizin için değil kendim için yazıyorum, rahat olun, devam edin . Bazı programlarla renk verdiğiniz resimleri yayınlayın sayfalarınızda . Normalde yanınıza yaklaştırmayacağınız insanlarla sohbetlerinize kaldığınız yerden devam edin .
Sanal-âlemin  zengin hazinelerine sahip olma hevesini yaşayın. Şimdi, duygularınızı harekete geçirip   mırıldanmaya başlayacaksınız. Ve diyeceksinizki,
Bu yazı hiç evrensel değil, derinlik yok, çok kişisel, abartı sanatı dorukta .
Bir tıkla kurtulabilirsiniz zaten .
Farkındayım.......
 

3 Aralık 2014 Çarşamba

Bencillik ve Fedakarlık...




*** J'ai trouvée une étoile ***


Tarih boyunca ilâhî dinlerin hepsinde de “kendin için istediğini kardeşin için de iste” anlamına gelecek buyruklar hep olmuştur. Hatta bir tercih yapmamız gerektiğinde, kardeşimizin mutluluğunu bizimkine tercih etmemiz istenmiştir.
Kur’an-ı Kerîm’de, sahâbe-i kirâm bize tanıtılırken, “Onlar, kendileri darlık içinde olsalar bile, diğerlerini (Mekke’den Medine’ye göç edenleri) kendi öz canlarına tercih ederler” buyurulur. Resûlullah da, “Kendin için istediğini kardeşin için de istemedikçe mümin sayılmazsın” buyuruyor.
Kur’an-ı Kerîm’de belirtildiği gibi, Allah dünyayı ve ondaki nimetleri elbette kullarının faydalanması için yarattı. Ama Yüce Rabbimiz ayrıca bunlarla bizi imtihan etmekte, fedakârlığımızı denemektedir.
Sahip olduklarımızı başkasından kıskanarak yaşamak ilkelliktir. Oysa başka insanların, hatta canlıların da bu nimetlerden pay alması için çalışmaliyız. Üstün insanlık bundadır... Bizi yücelten, iyi insan yapan, yediklerimiz değil, yedirdiklerimizdir. İlâhî irşadın en genel telkinlerinden biridir bu...
Ama günümüz insan ilişkilerine hakim olan eğilimler, geniş ölçüde bencil, bireyci, çıkarcı duygulardır. Dünyayı -ne yazık ki- büyük ölçüde bu ilkel duygular yönetiyor. Günümüz dünyasında yaşanan büyük gerilimlerin, krizlerin, şiddet olaylarının, savaşların arkasında bu yıkıcı duygular bulunuyor.
“İnsanların elleriyle yaptıkları yüzünden karada ve denizde bozgun çıktı” buyurmuştu Yüce Rabbimiz, ta 1400 yıl önce… İşte şimdi öyle bir bozgun, çözülme yaşıyor dünyamız...
Modern çağların bilim ve felsefeleri bu küresel bozulmayı önleyemedi. Çağdaş bilim, tesir alanı gittikçe genişleyen siyasetleri ve ekonomileri insani ileştiremedi.
Müslümanlar olarak kendimize ve dünyaya şunu anlatmalıyız: İnsanlığın muhtaç olduğu hikmetli bilgiyi, faziletli hayatı ve üstün insaniyeti kazanmak için önümüzde bir tek yol var:
Allah’ın, Resûlü Muhammed Mustafa (a.s.) vasıtasıyla gönderdiği Kur’an’ın “sırât-ı müstakîm”i, doğru hedefe götüren yolu…
O yolun kutlu rehberinin davetindeki şefkat ve feragat ruhuna ihtiyacımız var…
Şu diyalogun güzelliğine, inceliğine dikkatinizi çekmek isterim...
Efendimiz buyurdular ki:
- Sadaka vermek (hayır yapmak) her müslümana farzdır, görevdir.
- Ya malı yoksa yâ Resûlallah, dediler.
- Çalışıp kazanır, hem kendi ihtiyacını karşılar hem de başkalarına iyilik eder.
- Ya çalışacak gücü ve imkanı yoksa? dediler.
- Bedeniyle insanlara yardım eder, buyurdu.
Yine sordular:
- Ya buna da gücü yetmiyorsa?.. Buyurdu ki:
- Herkese güzel söz söyler, güzel dileklerde bulunur. Bu da bir sadakadır, hayırdır.
Şu sözler de Peygamber efendimizin: “Her iyilik sadakadır” ; “Tatlı bir söz sadakadır.”
Bu altın öğütlerden de anladığımız gibi, Peygamberimizin dünyasında iyiliğin ve iyi olmanın engeli yoktur; herkesin yapabileceği bir iyilik vardır. Yeter ki Allah’a gönülden inanıp O’nun rızasını kazanmayı güçlü bir şekilde isteyelim... Ve O’nun yolunda, O’nun peygamberlerinin yolunda olalım...
Allah o yoldan bizi mahrum etmesin! AMİN ...


--